14 Şubat 2012 Salı

Sevgilerin Günü kutlu olsun.

Biliyor musunuz, hayatta beynimiz olmasa sanırsam hiçbir şeyin değeri olmazdı. Kendimizin bile! Yani beynimizin herhangi bir şeye verdiği ‘anlam’ kadarız sadece. 'Öz'de ise hiçbir değeri yoktur o şeyin! Çünkü bizim ‘anlam’ımızdır o, bize göredir ve bizizdir. Biz yüceleştirir, biz küçültürüz.
Anlamlar farklıdır. Bazı anlamlar çok geneldir. Mesela kitap! Kitap denildiği zaman aklımıza genelde hep aynı şey gelir. Sayfalardan oluşan, içinde yazılar olan, kapağı, yayıncısı, sayfa numaraları ve yazarı olan bir nesne. Genelde herkes bu gibi tarifler yapar. Bu gibi örnekleri de çoğaltmak mümkün; bilgisayar, sinema, kalem, sokak, ufuk çizgisi, v.b. gibi. Hepsi bize daha önceden öğretilen ‘genel’ kavramlardır. Ve genellikle de bu kavramları kabul eder, hayatımızı buna göre kurarız. Bir müddet sonra araba kullanmak gibi olur bu süreç. Otomatikleşir yani. Ne zaman, ne söylemeniz gerektiğini bilir, ardında bir şey aramayız. Beynimiz ne anlaması gerektiğini bilir, zorlanmaz. Artık size 'kitap' dendiğinizde zihniniz ne yapması gerektiğini biliyordur.
Gelin görün ki bir de diğer bir anlam durumu var. Ruhumuzu etkileyen kavramlar var. Bu etki öyle derindir ki ‘anlam’ sadece sizin ile ilgilidir. Yani karşınıza Hz.Mevlana gelse ve size dese ki; bu kavramın tarifi budur, sizdeki etkisini çoğunlukla değiştiremez. O an belki inanırsınız ama daha sonra hayatın içinde karşılaştığınız bir olay o inandığınız kavramı değiştirir, yepyeni bir anlam katarsınız. Bu bazen çok güzeldir bazen de çok üzücü.
Bunların en büyüğü ‘aşk’ olsa gerek. Kimine göre ‘aşk’ tutkulu güzel bir duygu, insanı bir kuş misali alıp Everest’in zirvesine uçurur; kimine göreyse acı bir tecrübedir, yerin yedi kat dibine indirir. Bir kalp ağrısı ve ruhu sıkıştıran bir deneyimdir. Yani bir ‘kitap’ tanımı gibi değil 'aşk' ın tanımı...
Peki, neden bu durum böyle? Neden bir ‘kitap’ tarifi gibi sade ve genel değil ‘aşk’ ın tanımı?

İşte bu soru sormaya başladığınızda aydınlanma süreciniz başlar. İçsel bir yolculuk oluşur önünüzde. Gerçekten bu soruyu kendinize sorduğunuzda içinizdeki açılmayan kapıları açmaya başlarsınız. Nedenle birlikte nasıl diye de sorarsanız kendinize şaşırıp kalırsınız olacaklara. Yani nasıl oluyor da ‘kitap’ ve ‘aşk’ kavramlarında birisini sıradan kabul ederken diğerini her an değişken hissediyoruz?

Bunun sebebi elbette ki olaylara bakış açımız ve bir olaya bakarken ki yüklediğimiz anlamlar. O ana kadar ki edindiğiniz tüm deneyimleriniz olaylara anlamlar katıyor. Ve aslına bakarsanız neyi istiyorsak da onu yaşıyoruz hayatta. Beklentilerimizle de birlikte anlamlar katlanıyor. Beklenti çoğu zaman yoldan çıkarıyor bizi, sapıtıyoruz!
Pekiiiiiiiiiiii, bu anlamları değiştirebilir miyiz? Elbette değiştirebiliriz. Bunu deneyimleyen birisi olarak balçık gibi kendime yapışmış birçok kavramı temizledim hayatımdan. Zor mu oldu? Kolay olmadı diyebilirim ve hala bu yolculuktayım ama bu yolculuğa çıktığınızda bir müddet sonra göreceksiniz ki artık yolcu değil arabayı kullanan kişi olacaksınız. Kontrol sizde olmaya başlayacak ki bu sadece bir başlangıç!
Yapmamız gereken tek şey ‘inanç sisteminizi’ sorgulamanız ve yeniden tasarlamanız (bu adam delirmiş gibi bakmayın ekrana:) Size 'sır' veriyorum. Kimselere de demeyin sakın!). İnanç sisteminiz sizi siz yapan her şeydir! Aslında bu 'her şey'ler, 'kavramlar dünyası'ndan ibarettir. İşte bunu didiklemeye doğru şekilde başlar, kavramlar ve anlamlar üzerine değil de daha yüce bir bakış açısı ile olaylara bakarsınız bambaşka bir Dünya'da bulursunuz kendinizi. Bunu da ancak iç sesinizi dinleyerek öğrenebilirsiniz. Ama bu, öyle derin bir dinleme olmalı ki tüm benliklerden kurtulmalısınız. Zor değil bunu yapmak sadece istemek yeterli.
Kendi özünüze döndüğünüzde işte orada gerçekten size ait olan ‘aşk’ kavramının varlığını hissedersiniz. Arındırılmış, hiçbir anlam yüklenmemiş ve tertemiz. Öyle camdan falan da değil. Sapasağlam sarsılmaz bir şekilde bulursunuz. O zaman tekrardan inanmaya başlarsanız aşka! Aşkın gücüne. Bilirsiniz ki sevgiler aşkın nehrinde buluşur ve sevişirler.
Aşk'ın aslında hiç de size öğretilen ve yaşadığınız gibi bir kavram olmadığını anladığınızda ne yapacaksınız merak ediyorum :) Yani tıpkı ‘kitap’ kavramı gibi sade ve öz bir kavram olduğunu gördüğünüzde ne düşüneceğinizi bir düşünün. Şaşıracaksınız. Bugüne kadar size öğretilen öğretileri terkettiğinizde içiniz huzur ve güven ile dolduğunu göreceksiniz. O zaman sevgiye, sevgiliye daha yoğun hasret duymaya başlarsınız. Hele de sizin gibi birisini bulduğunuzda aşkın nehrine yolculuk başlar.

Bu özü bulmanızın en güzel yanı ise bundan sonra hayatınızda hiç kimse size zarar veremeyecek ve o kavramın anlamını değiştiremeyecek olması. Elbette üzüleceksiniz, hayal kırıklığına uğrayacaksınız ama artık karşınızdakine üzüntü duyacaksınız! Size zarar veremeyecek hiç kimse. Bu yolculukta bunun gibi tonla kavramların özünü bulup o özde onlar ile vakit geçirmenize vesile olacak. Her birine şaşkın şaşkın bakıp ben ne anlamlar yüklemişim diyeceksiniz. İşte o vakit yepyeni bir 'yaradılış anı' yaşayacaksınız. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Yaşadığınız ve gelişen olayları hayret ile de izleyeceksiniz.
İmkansız gibi mi geliyor? Yoksa çok mu zor? Ne dersiniz?
İmkansız gibi geliyor ise 'imkansız' dır. Zor olduğuna inanıyorsanız 'zor'dur. Unutmayın sınırları yaratan sizlersiniz. Buna ben değil Tanrı'da bir şey yapamaz! Bana sorarsanız imkansız diye bir şey yoktur. İmkansız sizin yarattığınız ve sizi sınırlandırdığınız bir anlamdır. Her şey mümkün.. İnanın..

Madem aşk'a yoğunca değindik size 1998 yapımı ‘Yan Odadaki Melodiler’ (Music From Another Room) filminden bir sahne anlatıp yazıma son vereceğim. Filmin bir sahnesinde daha önce hiç aşık olmamış kör bir kıza genç adam aşkın nasıl bir şey olduğunu anlatıyor:
“Yan odadan gelen bir melodi gibidir aşk… Melodiyi duyarsın ve farkına varmadan sen de mırıldanmaya başlarsın. Sonra araya dışarıdan geçen bir trenin sesi karışır, yan odadaki melodiyi duymaz olursun ama söylemeye devam edersin. Orada o melodinin çalmakta olduğunu bilir, kendi kendine söylersin… Sonra etraf yine sessizleşir, yan odadan gelen melodiyi yine duyarsın. Ve melodi ile aynı yerde olduğunu bulursun kendini. Aşk işte budur. Yan odadan gelen melodiye eşlik etmek ve onu duymasan bile çalmakta olduğunu bilmektir…”
Sevgiler Gününüz kutlu olsun!
ESK


6 Şubat 2012 Pazartesi

'Gençliğe Hitabe' neyi diyor?

Sevgili Okur,

Sayfamı tasarlarken "siyasi yazı ve görüş belirtmeme" ilkeme rağmen son günlerde gelişen hadiseler bu cümleleri bana yazdırıyor. Bilgi Esintileri bu toprakların esintisidir. Yüreği bu toprakların ruhu ile beslenir, büyür, gelişir...

Zira bu yazı aslında siyasi bir yazı da değildir. Bir ülke ve zihniyet meselesidir. Hepimiz bu topraklarda doğduk. Bu topraklarda doğmayan ama kendini bu ülkenin bir ferdi ilan edenler de aslında atalarının mirasını taşıyor nazarımca.. 

Bizler göçebe bir geçmişin mirasçılarıyız. Bu bizi 'birlik' olmaya iten ve birlikten güç doğduran yegane bir genetik özelliğimiz. Bu sebeple başarılar ile dolu bir tarihimiz var. Sürekli göçler ile Türkler, hayatlarını her zaman var etmişlerdir. Bunu yaparken birbirlerine olan bağlılık, saygı, paylaşımcılık, adil olma, örf ve gelenek gibi unsuları da içlerinde besleyerek Türk Kültürü'nü oluşturmayı bilmişlerdir. 

Mustafa Kemal, Selanik doğumlu olmasında rağmen bu göçebe ruhun "birlik" gücünü en iyi keşfetmiş ve ülkesinin bağımsızlık yolunda yokluktan var ederken bu unsurunu kullanmıştır. Bu sebep ile O'na Atatürk yani Türk'lerin Atası diyoruz!

Son yıllarda iktidardakiler dahil bir çok kesim Atatürk'ün Türk kavramına birlik olmuş! geçmişte daha önce hiç görülmemiş kadar saldırılarda bulunuyor, aslında Mustafa Kemal'e değil Türklere karşı bir tavır içinde olduklarını açıkça gösteriyorlar.

Peki şimdi size soruyorum; Mustafa Kemal bu kadar ileri görüşlü bir lider olmasına rağmen bu günleri görememiş miydi? Önlem alamamış mıydı?

Zannımca Mustafa Kemal bugünleri çok iyi sezmiş lakin her toplumun kaderini kendisinin belirlemesi gerektiği düşüncesi ile her hangi bir koruma, zorlama, dikta ettirme getirmemiştir. O gerekeni yapmıştır! Miras olarak da düşüncelerini bırakmıştır.

İşte tüm bunların ışığında gelin hitabeyi bir kez daha vurgular ile okuyalım.. Gelin son zamanlar Türk kavramına yapılan haince saldırıları düşünelim. Zamanın sağcı-solcu kavramını Türk-Kürt olarak yedirmeye çalışan güçleri, bu birlik gücümüzü hissettirerek alt edelim. Evlerinize, iş yerlerinize bu güzel hitabeyi asalım.. Yeni nesillere bu kavramın aslında iktidarın ve çeşitli güçlerin (medya ve kimi aydın görünüşlü kişiler hatta bu ülkeyi yönetenler dahil) 'ayrımcılık' olarak niteledikleri gibi olmadığını anlatalım. Gelin Mustafa Kemal ülküsünü her ortamda insanca, birlik içinde, saygıyla ve karşısındakileri kışkırtmadan, rencide etmeden ifade edelim.. Varsın onlar taş atsınlar.. Ne demiş Mustafa Kemal; "Taş kırılır, tunç erir ama Türklük ebedidir." ... "Ne Mutlu Türk'üm Diyene!


Ey Türk Gençliği!
Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahların (kötü yürekliler) olacaktır. Bir gün, İstiklâl ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini (şartlarını) düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir (ortaya çıkabilir). İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili (temsilcisi) olabilirler. Cebren (zorla) ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten (şartlardan) daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet (sapkınlık) ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin (bir yeri idare eden devlet,ordu gibi)  siyasi emelleriyle tevhit edebilirler (birleştirebilirler). Millet, fakr ü zaruret (fakir ve sıkıntı) içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval (durum) ve şerâit (şartlar) içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! 

Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!


Mustafa Kemal Atatürk
20 Ekim 1927






ESK

'Beyin Gücü' geliştirmenin 32 farklı yolu!

Selamlar,
Normal şartlarda blog'umdaki yazıların özgün olmasına çok dikkat ediyorum. Bu sebep ile ekte yer alan önerilerin tamamı olmasada bir çoğu aldığım eğitimlerden derlediğim ve cümleleri, örnekleri, betimlemeleri bana ait olan yazılardır. İnternetten bulup deneyimlediğim bazı bilgileri de ekledim.. Hadi şimdi Beyin Gücü'nüzü nasıl arttıracağınıza bakalım..


Unutmayın ki uygulamadan yapılan hiç bir önerinin size faydası olmayacaktır. Uyguladığınız ve sebat ettiğiniz sürece sonuçlarını çok kısa sürede göreceksiniz.


































5 Şubat 2012 Pazar

Evanescence - What You Want

Amy Lynn Lee
Amy Lynn Lee, 1981 doğumlu  ve Kaliforniya'lıdır. Grammy ödüllü rock grubu Evanescence'ın kurucusu ve vokalistidir. Şarkıcılığının ve şarkı yazarlığının yanı sıra klasik müzik eğitimli bir piyanisttir.

Lee'nin tarzı Viktoryan tarzı kıyafetleri ile ve gothic makyajı ile hemen göze çarpar. Aynı zamanda giydiği kıyafetlerden bazılarını da kendisi tasarlamıştır.

The Open Door'daki tüm parçalar kötü bir ilişki sonrasında Amy Lee'nin geçirdiği depresyon sürecinde, sanatçının kendisi tarafından yazıldı. 6 ay süren bu depresyon boyunca psikiyatristiyle randevularına gitmek dışında evden çıkmayan Lee, "Good Enough" isimli parçayla bu dönemi noktaladı. Aslında bu şarkıyı albüme eklemek gibi bir düşüncesinin olmadığını, şarkı tamamlanınca albümdeki hüzünlü havayı mutlu sonla yok edebileceğini farkettiğini söyledi.

9 Ocak 2007 de MuchMusic'in bir kaydı sırasında Lee, önceki gece nişanladığını söyledi. Ardındanda eVThreads.com'da uzun süredir arkadaşı olan terapist Josh Hartzler'dan evlenme teklifi aldığını söyledi. Ayrca başka bir röportajında da "Bring Me To Life" ve "Good Enough" adlı şarkıları yazarken ondan ilham aldığını belirtti. İkili 6 Mayıs 2007'de dünyaevine girdi.

-----------------------------------------------------------------------

Gelelim şarkının sözlerine* Sözlerin yorumunu size bırakıyorum..


* Sözlerin Türkçe düzenlemesini değerli dostum Volkan ÇEVİK yapmıştır. Daha doğrusu bana bu şarkının farkındalığını yaşatan da kendisidir. Bu parçayı dinlemiş ve geçen gece uzun bir sohbetimizde aslında aynı konuları konuştuğumuz aklına gelmiş. Paylaşmak istemiş.. Bu sayfayı kendisine ithaf ediyorum..




Evanescence - What You Want


Do what you what you want, if you have a dream for better 
İstediğini, istediğini yap, daha iyisi için bir hayalin varsa 
Do what you what you want till you don't want it anymore 
İstediğini, istediğini yap, istemeyene kadar 
remember who you really are
Kim olduğunu hatırla
Do what you what you want, your world's closing in on you now 
İstediğini, istediğini yap, dünyan seni kuşatıyor 
it isn't over
Daha bitmedi
Stand and face the unknown 
Ayakta dur ve bilinmeyenle yüzleş 
got to remember who you really are
Kim olduğunu hatırlamalısın
Every heart in my hands like a pale reflection 
Ellerimdeki her kalp solgun bir yansıma gibi 

Hello, hello remember me? 
Merhaba, merhaba, beni hatırladın mı? 
I'm everything you can't control 
Kontrol edemediğin her şeyim ben 
Somewhere beyond the pain there must be a way to believe we can break through 
Acının ötesinde bir yerde kurtulabileceğimize inanmanın bir yolu olmalı 

Do what you what you want, you don't have to lay your life down 
İstediğini, istediğini yap, hayatını feda etmek zorunda değilsin 
it isn't over
Daha bitmedi
Do what you what you want till you find what you're looking for 
İstediğini, istediğini yap, aradığın şeyi bulana kadar 
got to remember who you really are
Kim olduğunu hatırlamalısın
But every hour slipping by screams that I have failed you 
Ama kayıp giden her saat seni yüz üstü bıraktığımı bağırıyor 

Hello, hello remember me? 
Merhaba, merhaba, beni hatırladın mı? 
I'm everything you can't control 
Kontrol edemediğin her şeyim ben 
Somewhere beyond the pain there must be a way to believe 
Acının ötesinde bir yerde inanmanın bir yolu olmalı 
Hello, hello remember me? 
Merhaba, merhaba, beni hatırladın mı? 
I'm everything you can't control 
Kontrol edemediğin her şeyim ben 
Somewhere beyond the pain there must be a way to believe 
Acının ötesinde bir yerde inanmanın bir yolu olmalı 

There's still time 
Hâlâ zaman var 
Close your eyes 
Gözlerini kapa 
Only love will guide you home 
Sadece sevgi seni eve götürecek 
Tear down the walls and free your soul 
Duvarları yık ve ruhunu serbest bırak 
Till we crash we're forever spiraling down, down, down, down 
Yere çakılana kadar daima döne döne düşeceğiz aşağı, aşağı, aşağı, aşağı 

Hello, hello, it's only me 
Merhaba, merhaba, sadece benim 
Infecting everything you love 
Sevdiğin her şeye hastalık bulaştırıyorum 
Somewhere beyond the pain there must be a way to believe 
Acının ötesinde bir yerde inanmanın bir yolu olmalı 
Hello, hello remember me? 
Merhaba, merhaba, beni hatırladın mı? 
I'm everything you can't control 
Kontrol edemediğin her şeyim ben 
Somewhere beyond the pain there must be a way to learn forgiveness 
Acının ötesinde bir yerlerde merhameti öğrenmenin bir yolu olmalı 

Hello, hello remember me? 
Merhaba, merhaba, beni hatırladın mı? 

I'm everything you can't control 
Kontrol edemediğin her şeyim ben 

Somewhere beyond the pain there must be a way to believe we can break through 
Acının ötesinde bir yerde kurtulabileceğimize inanmanın bir yolu olmalı 

Remember who you really are
Kim olduğunu hatırla
Do what you, what you want 
İstediğini, istediğini yap

Farkında Olmalı İnsan - Can Yücel

Bu blog her ne kadar benim deneyimlerimi barındırsa da hayatımda etkilendiğim sözler, şiirler, cümleler, filmler, müzikler, fotoğraflar ile de süslenecek.


Bu nedenle kendime dünya görüşü olarak en yakın bulduğum kişilerden birisi Can Yücel ve O'nun şiirleridir. Ben O'na "Can Baba" demeyi daha uygun buluyorum. Yaşadıkları ve yaşattıkları ile istediğim bir Dünya'nın profilini en iyi çıkartan kişilerdendir Can Baba! Yazdığı şiirler, söylediği sözler ve dizelere dökülen o kelimelerle bir ruhun güzelliğini öyle güzel yansıtmıştır ki; okuduğum zamanlar bazen öylece sözcüklere bakakalıyorum. "Ne derin anlam" diyorum.. 


Ruhu Şad Olsun! 

Gelin şimdi en sevdiğim şiirlerinden birini tane tane okuyalım ve keyifli an'lar yaşayım! Şiiri, biraz düşünmeye fırsat vermek için, boşluk bırakarak yazmak istedim. Belki derinlerdeki anlamı daha iyi anlayabiliriz.. / Erol Serhat Kuseyri


------------------------------------------------------------


FARKINDA OLMALI İNSAN


Kendisinin, hayatın olayların, gidişatın farkında olmalı..
Farkı fark etmeli, fark ettiğini de fark ettirmemeli bazen..


Bir damlacık sudan nasıl yaratıldığını fark etmeli!


Anne karnına sığarken Dünya'ya neden sığmadığını ve en sonunda bir metre karelik yere nasıl sığmak zorunda kalacağını fark etmeli!


Şu çok geniş görünen Dünya'nın, ahirete nispetle anne karnı gibi olduğunu fark etmeli!


Henüz bebekken ‘Dünya Benim!’ dercesine avuçlarının sımsıkı kapalı olduğunu, ölürken de aynı avuçların ‘Her Şeyi Bırakıp Gidiyorum İşte!’ dercesine apaçık kaldığını fark etmeli!


Ve kefenin cebinin bulunmadığını fark etmeli!


Baskın yeteneğini fark etmeli sonra!


Azrail'in her an sürpriz yapabileceğini, nasıl yaşarsa öyle öleceğini fark etmeli insan! Ve ölmeden evvel ölebilmeli!


Hayvanların yolda kaldırımda çöplükte ama kendisinin güzel hazırlanmış mükellef bir sofrada yemek yediğini fark etmeli!


Eşref-i Mahlukat (Yaratılmışların en güzeli) Olduğunu fark etmeli! Ve O'na göre yaşamalı. 


Gülün hemen dibindeki dikeni, dikenin hemen yanı başındaki gülü fark etmeli!


Evinde 4 kedi 2 köpek beslediği halde çocuk sahibi olmaktan korkmanın mantıksızlığını fark etmeli!


Eşine ‘Seni Çok Seviyorum!’ demenin mutluluk yolundaki müthiş gücünü fark etmeli!


Dolabında asılı 25 gömleğinin sadece üçünü giydiğini ama arka sokaktaki komşusunun o beğenilmeyen gömleklere muhtaç olduğunu fark etmeli!


Zenginliğin ve bereketin, sofradayken önünde biriken ekmek kırıntılarını yemekte gizlendiğini fark etmeli!


Fark etmeli!


Ömür dediğin üç gündür,
Dün geldi geçti, yarın meçhuldür,
O halde ömür dediğin bir gündür,O da bugündür.


Can Yücel

4 Şubat 2012 Cumartesi

Bilinçaltı neden önemli?

Selamlar.. Sizlere "bilinçaltı" çalışmalarımdan çıkan bir takım sentezleri paylaşmak istiyorum. Olabildiğince, cümleleri, kullandığımız terminolojiden ayıklamaya, günlük yaşamımızdan örnekler vererek anlatmaya özen gösterdim. Birazcık 'photoshop' bilgimle de süslemeye çalıştım :) 

Devamını getireceğim.. Bu sayfayı ara ara kontrol edebilirsiniz..
Bilincinize ve Bilinçaltınıza sahip çıkmanız dileği ile... / ESK


güncelleme tarihleri
04.02.2012 - ilk 4 madde eklendi
06.02.2012 - 5inci madde eklendi






















2 Şubat 2012 Perşembe

Ölürken pişman olunan 5 şey




Bu başlık bana ait değil. Bu bir kitap isminin Türkçe’ye çeviri adı! Müthiş bir farkındalık cümlesi ama! İnsanı çekiyor ve “nasıl yani?” dedirtiyor. 

Kitabın orijinal adı: “The Top Five Regrets of the Dying”. Yazarı Bronnie Ware adında bir bayan. Kitabı henüz okuma fırsatı bulamadım. Türkçesi de henüz yok. Gece gece haber sitelerinde gezinirken gördüm. Detaylarına biraz baktım. Yazarın resmi sitesine gittim, blog yazılarını biraz karıştırdım, internetten kitap ile ilgili araştırmalar yaptım, yorumlara ve facebook sitesine bakındım. Yazacak özgün bir şeyler çıkartmayı başardım.



Bronnie Ware
Bayan, Avustralya’da uzun yıllar boyunca hemşirelik yapmış. Şu an da hemşireliği bırakmış,  yazarlık,  şarkı sözü yazarlığı ve müzik ile ilgileniyormuş. Hayatının amacı: "İlham kaynağı olacak eserler" yapmakmış. Bundan sonraki hayatını buna adamışa benziyor. Bu kitabını da henüz yeni yazmış. Sandığınız gibi yaşlı birisi değil! Bayanın hayat amacı doğrultusunda size ilham kaynağı olması ümidiyle fotoğrafını bulup, sizin ile paylaşmak istedim.



Bronnie Ware, hemşirelik yaptığı süreç içerisinde evlerinde ölümü bekleyen hastalara hep aynı soruyu sormuş; “En büyük pişmanlığınız nedir?” diye.. Ve daha sonra da bu soruların cevaplarını derlemiş ve en temel 5 noktayı saptayıp kitaplaştırmış. Dâhice!

Bu soruyu okur okumaz nedense yazının devamını okumak istemedim ve bir an kalakaldım! Yani “kendime bu soruyu şimdi sormanın ne sakıncası var?” dedim ve cevapları görmeden kendi listemi çıkardım. Şaşırtıcı bir şekilde ortak noktalar çıkacağını araştırmamdan sonra görecektim. İsterseniz siz de, şimdi, henüz diğer cümleleri okumadan bu soruyu kendinize sorun ve cevaplarınızı bir kâğıda yazın. Bunu yaparken bir an için birazdan öleceğinizi bildiğinizi hayal edin ve 5 madde çıkarın kendinize. Bu maddelerin genel olmasına dikkat edin. Hiçbir şey kaybetmezsiniz. Ben kaybetmedim! Tam tersi yanıtları okuduktan sonra müthiş bir farkındalık anı yaşadım. 


Oxford'da İngilizce eğitimi alırken
yoğun yağan yağmurlu bir gecenin ardından
bir kilisenin bahçesinde sular altında kalan bir mezar taşı
taşın üzerinde 6 yaşında bir kıza ait olduğu yazıyordu!



En büyük pişmanlığınız nedir?

İşte yanıtlar;

1. Keşke başkalarının benden beklediği hayatı sürmek yerine düşlerimi gerçekleştirme cesaretim olsaydı.
2. Keşke bu kadar çok çalışmasaydım.
3. Keşke duygularımı dile getirmeye cesaretim olsaydı.
4. Keşke arkadaşlarımla ilişkimi sürdürseydim.
5. Keşke kendime daha çok mutlu olmak için izin verseydim.

Düşünsenize ölüm döşeğinde şu anda yüzlerce kişi aynı şeyleri düşünüyor! Ne acı bir durum!

Aslında bundan sonra yazmaya çok gerek yok sanırsam. Gerçekten yaşamın bir değeri var ve bizler bu değeri “pişmanlıklarımız” ile “keşke” lere dönüştürmesini çok iyi biliyoruz

Maddeleri biraz derinlemesine baktığımızda genellikle “cesaretsizlik” ten dolayı hayatta yapamadığımız o kadar çok şey oluyor ki; cesaretimiz olmadığı için sevdiğimiz birisi ile konuşamıyoruz ve içimize atıyoruz; cesaretimiz olmadığından dolayı iş yerinde üstlerimiz ile diyalog kuramıyoruz, içimize atıyoruz; ailemize bir fikrimizi anlatamıyoruz, içimize atıyoruz. Adım atamıyoruz hayatta, işimizden ayrılamıyoruz, sevdiğimiz şeyleri erteliyoruz, kendimizi mutsuz sonuçlar doğuracak seçimler yapıyoruz... 

Ne yapıyoruz peki? İçimize atıyoruz.. 

Derinnnn karanlık odalara kapatıyoruz düşüncelerimizi ve unutup geçiyoruz. Ama bilmiyoruz ki bu derinnnnlikler aslında bize en yakın olan noktalarımızdır! Bizi bir gün buluyor ve canımızı acıtıyor. Kendi kendimizin katili oluyoruz. 

Ve tüm bu pişmanlıklar bizim hayatta yaşamamıza engel oluyor, "keşke" lerimiz oluyor.. 

Peki, ne için yaşıyoruz sizce?

ESK






1 Şubat 2012 Çarşamba

Olgunlaşmaya 'bir adım' daha..


Beni tanıyanlar birazcık bilirler. Çokça dinler az ama ağır laf ederim! Beylik lafları da kondururum, bilmiş bilmiş!! Her zaman da şunu derim: “Tüm gücünüz içinizde! Başka yerde aramayın! Hepsi sadece zaman kaybı olacaktır...”

Her ne kadar çok yüksek bir inançla bunu söylesem de bazen bu olmuyor. Biliyorum. Bunu kabul de ediyorum. Bu biraz “tekâmül” ile ilgili bir konu. O noktaya gelene kadar bir “ışık” arayacağız. Lakin yineliyorum o ışığı eninde sonunda içimizde göreceğiz ama biz dışarılarda aramaya devam edeceğiz. Bu bir çelişki! 

Bu yüzden sizleri anlıyorum.. Ve ben de iki gündür böyle bir süreçte idim. Bazı günler sizin değildir ya! İşte bu iki gün böyle bir gündü ya da böyle görmek istemiştim! Seçimimi yapmıştım... Dondurucu soğukta belkide bu ışığı bulabilmek için sebepsizce dışarı çıkmak istedim. Şişli’den Taksim’e yürümeyi düşündüm nereye gideceğimi bilmeden. Yürürken tipi şeklinde yağan karda ne kadar fazlaca yere baktığımı fark ettim. Soğuktan ve kardan korunmak için yere bakma işi beni resmen yalnızlaştırmıştı. Anında doğruldum! İşte o zaman ağaç dallarında biriken karları, kartopu oynayan mahallenin çocuklarını, köpeğine kazak giydirip dışarı çıkan bir hayvanseveri, kar temizliği yapan iyi kalpli bakkalımızın varlığını hissettim. Yani teklik duygusu gitmiş bütünlük duygusu gelmişti ama bunu bir “ışık” olarak göremedim veya görmek istemedim. Sadece yüzümü biraz yukarı kaldırarak ne çok farkındalık yaşadığımı daha sonra anlayacaktım.

Sonrası Taksim.. Beyoğlu.. Sokak simitçisinden alınan bir simit ile Tünel’e doğru ilerleme çabası.. İnsanların koşuşturmaları ve benim ağır ağır yürümem. İnsanlar o koşuşturmayı yaparken saniyeler sanki benim için daha ağır geçiyor gibiydi.. Onlar ile aynı zaman diliminde olmadığımdan emindim. Sonra Tünel’den aşağıya inerken daha önce hiç gitmediğimi fark ettiğim Galata Kulesi sağımda tüm endamı ile duruyordu. Tepesine şöyle bir baktım! “yok canım” dedim.. “bu karda ve deli gibi soğukta hem de rüzgarda..” bunu derken vücudum yönelip Galata Kulesi’ne ilerlemişti bile! “Peki, ben istemezken oraya beni yönelten ben kimdi?”.. sanırsam bu duyguyu biliyordum!

Yerli Martı Kardeş
Ve tahmin edeceğiniz gibi beş dakika sonra Galata Kulesi’nin en tepesindeydim. 

Müthiş bir rüzgar, soğuk ile bir olmuş  iliklerinize kadar sizi hissettiriyordu. Sanırsam Türk olarak bir tek ben vardım orada. Herkes turist! "Şu koskoca İstanbul’da buranın yerlileri bu havada niye  gelsin ki? Allah'ın günü mü yok! " derken bir martı geldi ve inanılmaz bir şekilde bir metre yanımdaki taş duvara kondu ve oradan gitmedi! Bütün herkes başına toplanmış deli gibi fotoğraf çekiyordu. Bir ara göz göze geldik ve “ben de buranın yerlisiyim” der gibi baktı bana. Gözümden yaş süzülürken bunu yaşatan, duygulanmam değil soğuktan sersem olan gözüm ve vücudumun tepkisi olduğunu anladım ya da ben öyle hissettim! Ve baya bir fotoğraf çekiminden sonra vedalaştık yerli martı kardeş ile… 

Tam içeriye geçecekken birden bire bir şey oldu! Gökyüzünün sadece güneş olan kısmı aniden belirdi ve deli gibi ısıtmaya başladı! Hani güneş kar topluyor derler ya! Sadece on dakikalığına bulutlar ile güneş bir anlaşma yapmış, bulutlar güneşin önünü açmış ve güneş, o kar ve tipi esnasında tüm güzelliği ile parıl parıl parlıyordu. Yanımda martı kardeş, gökyüzünde güneş sanki herkes birbirinin eş'i gibi birlik halinde idi. Öylece kalakalmış gökyüzünü izlerken sanırsam o anı fotoğraflamak en büyük keyfim oldu. İşte size O an! Hem de blog sayfasını taşarak karşınızda :)

Galata Kulesi'nden bakıldığında Eminönü, Sarayburnu istikameti

Taksim'in vazgeçilmezi: Tramvay
Sonra Tünel'den Taksim'e geri istikamette yürümeye koyulurken "madem bu kadar dondum, biraz daha donayım ve şu tramvay’ı fotoğraflayayım" dedim! Tipi şeklinde yağan kar ve donan ellerim ile beş altı dakikalık bekleme sanki beş altı saat gibi geldi. Lakin güzel bir kızı bekler gibi bekliyor hissine kapıldım ve bu duygu hoşuma gitmişti. Çok geçmeden de beyaz bürümüş her taraftan salınarak kırmızı eteği ile gelen güzel bir İstanbul hanımefendisi gibi geldi. O an'larıda kareye sığdırdıktan sonram makinem ve donmuş ellerim ile otobüse attım kendimi ve oradan da istikamet doğruca evime oldu! 

Tanrının en güzel yeri! Sıcacık bir ev! Her defa olduğu gibi yine şükrettim! Yine bir farkındalık anı idi!


Biraz daha iyiydim ama onca mucizeden sonra hala o ışığı bulamadığıma inanıyordum. Sonra facebook da gezinirken beklediğim mesaj o zaman geldi. Mesaj şu an eğitim aldığım Livcon’un CEO’su Metin Çınaroğlu’nun bir gününü anlatmasının içinde gizli idi. Ayrılmış puzzle'lar birleşti o anda. Sanki Metin bey'in yazısının öğütler kısmının bazı vurguları resmen bana yazılmıştı. Resmen irkilmiştim! İtiraf ediyorum bütün yaşadıklarımın en etkileyici anı idi. Beni anlatıyordu bu yazı!  Yaşadığım duygu tam anlamı ile bunlar idi. Sanki Metin bey kendini anlatacakken yanlışlıkla beni anlatmıştı! Hem de bu gün! Tam zamanında.. Ve işte o sıra patır patır sokaktaki iyi kalpli bakkalımız, kartopu oynayan çocuklar, ağaç dallarındaki karlar, yerli martı kardeş, güneşin yüzü, koşuşturan insanlar, tramvay'ın güzelliği,... ve daha nicesi sıralandı gözümde. Puzzle birleşmişti!


Ve böylelikle aslında tüm mesajlar gün içinde verildiğinin de işte o an farkına vardım.


Bugün 1 Şubat 2012! Bu farkındalık ile sizlere güzel bir gün ve ay diliyorum hatta bu yazıyı ne zaman okursanız o günün farkındalığı ile sizi selamlıyorum.



Şimdi puzzle ı birleştiren öğütlerlere gelelim. Sayın Metin Çınaroğlu’nun yazısının bir bölümü;


Sıkıştığınızda neler yapmalısınız? 

1. Duygu ve düşünce olarak nerede olduğunun farkına var. Bulunduğun yere nasıl geldiğini bir düşün. Bu süreçten bir şeyler öğreniyor musun; yoksa aynı çaresizliği tekrar tekrar yaşayıp duruyor musun? Aynı şeyleri yaparak farklı sonuçlar alamayacağını sanırım biliyorsun. Bugüne kadar yaptıkların ancak seni bugüne kadar elde ettiklerine götürecektir. Modelini değiştir. 

2. Yaşamının hedeflerinin getirdiği sorumlulukları kabul et. Seni istediğin yere götürecek tek kişinin SEN olduğunu bil! Kendine şunu söyle; '' Bu duruma kendimi ben soktum ve bundan kendimi BEN çıkarabilirim, kurban rolünden çıkıyorum!''

3. Bu değişim süreci ile ilgili karşılaşacağın her türlü zorluğu yenmeye motive olacağına ve sabırlı davranacağına karşı söz ver. 

4. Eğer bir planın varsa, hemen eyleme geç, yoksa hemen bir plan oluştur. 

5. Sıkıştığın her seferinde, mutlaka her hangi bir şey yap. Ne olduğu önemli değil, seni küçücük bir adım ileri iten herhangi bir şey yapman bile fark yaratacaktır. 

6. Birilerine yardım et. Eğer kendinle ilgili bu kadar üzülecek zaman bulabiiyorsan, ihtiyacı olan birini bul ve ona yardım ederek kendini birazcık unut. Ne verirsen orada sana da bir şeyler çıkacaktır, merak etme. 

7. Duygularının kontrolünü eline al. Ne düşündüğüne dikkat et. Negatif düşüncelerden uzak dur. Negatif insanlardan uzak dur. İki negatif insan tanıyorsan; birbirlerine tanıştır ve kaç! 

8. Pozitif beklentiler yarat. Beklenti isteklerden daha güçlüdür. Yaşamının daha iyi gideceği ile ilgili pozitif beklentiler yarat. Evreni olumlu etkile ki sana olumlu şeyler dönsün. 

9. Geçmişi yeniden çerçevele. Geçmiş şimdinin paralelinde giden bir gelecek olduğundan, geçmişiniz sürekli geleceğinizi etkiler. Nasıl yani? Şöyle: Eğer şu anda geçmişteki bir olayı düşünüp negatif etkileniyorsanız ve bu etkiden dolayı gelecekte size etki edecek bir şeyi yapıyor ya da yapmıyorsanız geçmişiniz şimdinin yanında devam eden bir gelecek halini alır. Geçmişe bakışın kendini kötü hissettiriyorsa bu geleceğini de mahvediyor demektir. İnsanların çoğu geçmişte yaptıklarından aldıkları sonuçlar yetmiyormuş gibi geçmişteki negatif deneyimlerini sürekli şimdiye taşırlar ve şimdiyi ve geleceğin enerjisini düşürürler. Bir negatif şeyi bir kere yaşarlar ve beş bin kere deneyimlerler. Geçmişini düşündüğünde aldığın derslerin, öğrendiklerinin ya da olumsuz deneyimlerinin seni ne kadar motive ettiğini düşün. Böylece şimdinin paralelinde ki geçmiş seni geleceğe olumlu taşısın.



ESK


Fotoğraflar Nikon D300 ile çekilmiştir.. Ticari olmamak koşulu ile izinsiz kullanabilirsiniz :) Memnun olurum..