Çocukluk yıllarım doğduğum şehirde geçti. Üniversiteyi kazanıp Antakya'yı terk-i diyar ederken geride bıraktıklarımın aslında kişiliğimi şekillendiren mirasım olduğunu İstanbul'da yaşayınca anladım.
İlkokul ve lise yıllarım kabuslarlar ile doluydu.. Gerçekten çok tembeldim ama gerçekten. En kabus dolu saatler pazar günleri olan veli toplantıları idi. Hani o güne kadar bin türlü yalan söylersiniz! "Derslerim çok iyi!", "şu sınavdan 5 aldım!", "hoca gelmedi o yüzden eve erken geldim!",... Ancak o pazar günü hepsi birer film şeridi gibi gözünüzün önünden geçerken ve annen-baban eve gelir, sen uyuma numarası yaparken gerçekten uyursun.
Yani koca 11 yıllık eğitim sürecimde insan hiç mi karnesini gönül rahatlığı ile eve getirmez idi?! Gerçi evet.. Getirdim! Sadece bir kez!.. O da 'Teşekkür Belgesi' - 1995-96 yılında.. Lise 3'de.. Buna rağmen öğretmenim not olarak şunu düşmüş : "Derslere olan ilgisi artmış.." Düşünsenize! Lise 3 son ve ben bu notu alıyorum. İnanılır gibi değil! Ne oldu ise lise 3 de oldu.. İkinci dönemde fırtına gibi eserek tüm alttan derslerimi verdim ve üniversiteye kapak attım.
Şimdi geriye dönüp baktığımda matematiksel olarak ne kadar tembel de olsam öğrenmeyi sevdiğimi farkettim.. Mesela sınıflarda her zaman öğretmenin en gözdeleri arasında idim. Dersi dikkatle dinliyor, ödevleri yapıyor, öğretmenlerimin saygısını kazanıyordum. Bunun yanında elektirik üretmek için ütünün prizini makas ile kesmişliğim de yok değil! Aklımca icat deneyecektim! Annemin haklı tokadı ile icadım son bulduğu çok anlar yaşadım. Sonra türlü türlü alengirli işlerin hep mimarı olmuşumdur. Genelde de hepsi güzel bir dayak ile son bulurdu. En son çok sevdiğim bisikletimi para kazanmak için sattığım günü hatırlıyorum da.. "yok artık!" diyorum düşündükçe. Hepsinin altında aslında öğrenme istekleri vardı. Birşeyleri deneyimleme ve deneme isteği. Kısacası durağan olamıyordum hayatta! Bu istek derin ve tutku doluydu ama bir o kadar da disiplinsizdi. İşin içine 'disiplin' katabilseydim emin olun bugün çok farklı olacaktım :)En nihayetinde üniversiteyi kazandım. Artık göç zamanıydı. Antakya'da 'öğrenmeyi' severken, İstanbul'da 'yaşarken öğrenmeyi' sevmiştim. Üniversite hayatımda yapmadığım iş kalmadı.. Her eylemde öne atılma talebim sanırsam Antakya'daki eylemsizliklerimden kaynaklanıyordu. Çok keyif dolu anılardı. Öğrenme ve eylemde olma istediğim o kadar baskındıki öğrenmediğimi hissettiğim anda okuduğum üniversiteyi bırakıp yeni bir üniversite denemeye cesaret edecek kadardım. Sen git, güzelim Bilgi Üniversitesi İşletme-İktisat bölümünden ayrıl Haliç Üniversitesi İşletme bölümüne gir!.. Hem de aileye haber vermeden! Evet.. Tam da bunu yaptım ve bugün baktığımda kesinlikle tavsiye etmemekle birlikte iyiki yapmışım diyecekler listesinde yer alan bir eylemim olarak tarihe geçti :)
İş hayatında ise büyüklerimin iş yapış ve işe bakış tarzlarını 'izleyerek öğrendim' bir süreç idi. Bununla beraber her zaman bir yorum katma hevesim başıma büyük dertler açtığıda oldu. Yöneticilerimin sağ duyusu ile dizginlendim ama rahat da duramadım çok fazla! Taklit edemedim bir türlü onları. Çünkü kültürel mirasım buna engel oluyordu. İçimdeki 'ben olma' duygusu herşeyin üzerindeydi. Birşeyler katma isteği ile kanım kaynıyordu. Beni 'ben' yapamayan her işte ya çuvallıyordum ya da yapamıyordum. Yine de bu süreçte iyi bir 'izleyici' olduğuma inanıyorum.
Şimdi 2012 yılına girerken yepyeni bir sayfa açtım. Tüm geçmişimi, bütün yaşanmışlıklarımı ve reddettiğim tüm 'ben' leri aldım yanıma, çıktım bir yola! İşte bu kararı verdiğim gece 'acemilik' döneminden 'kalfalık' dönemine terfi etmiş oldum. Bundaki öğrenme duygum ise bambaşka. Farkındalık ile öğreniyorum bugünlerde.. Şimdileri 'farkındalık' dolu anlar yaşıyorum ve bunu bolca deneyimliyorum.
Yarınlar artık çok daha güvenli benim için..
Bu blog sitesi bu farkındalıkları sizler ile paylaşmak, hayatı dolu dolu yaşamak için var..
Ocak 2012 / Şişli - İstanbul
ESK

0 yorum:
Yorum Gönder