14 Mayıs 2012 Pazartesi

yaşıyorsun demektir

gecenin kör vaktinin sabaha yenik düştüğü bir andaysan,

gün ağarmaya yakınsa ve kuşlar cıvıldaşmaya başlamışsa,

ezan sesi tüm İstanbul'un sokaklarında cirit atarken Allah'a olan inancın bu ses ile şükre dönüşmüşse,

içinde hayallerini barındırdığın Türk kahvesini yudumlarken istediğin hayatın şekillendiğini görüyorsan ve bu seni ateşliyorsa,

hayallerin için yaşadığını hissediyorsan ve yaşadığın için hayallerine güveniyorsan,

akıştaysan,

dengedeysen,

inanıyorsan yarının güzelliğine,

sabahın fecrinde hafif gerilip vücudunun hantallığını atabiliyorsan,

balkona çıkıp sabahın en temiz havasını içine çekebiliyorsan,

evdekiler şu an uyurken onları sevdiğini düşünebiliyorsan ve sen ayakta olduğun için güvende olduklarına inanıyorsan,

şu an sevdiğin kadın en güzel uykusunda iken O'nun en güzel uykusunu uyuduğunu düşleyebiliyorsan,

O'nu sevmenin ifade biçimini kelimeler ile denerken sözcüklerin ne kadar kifayetsiz kaldığını görebiliyor, O bilmesede sen bu kifayetsizliğin mutluluğunu yaşayabiliyorsan,

geleceğin için sabahın tan zamanında bir şeyler yapabiliyorsan,

okunacak çok kitap,

izlenecek çok film,

gezilecek çok yer,

görüşeceğin çok arkadaşın olduğunu biliyorsan,

yaşıyorsun demektir arkadaş!

ESK
14/05/2012
04:52



2011 yılındaki Konya seyahatimden bir manzara
Konya, Selçuklu civarında gün doğarken







23 Nisan 2012 Pazartesi

23 Nisan'ı Kutlama Farkı

Çok çok iyi hatırlıyorum; ya 6 ya da 7 yaşlarımdaydım.
23 Nisan sabahı..
Memleketim Antakya'da dedemlerdeyim (Allah nur içinde yatsın, tam bir Cumhuriyet beyefendisiydi).
Bir vesile ile evdeyim.. Ya hastayım ya da izinliyim. Yoksa mümkün mü 23 Nisan'da evde olmak!
Evimiz Antakya'nın en işlek ve kutlamaların olduğu ana caddede.. Atatürk Caddesinde..
Ekmek almaya gittim..
Sabah çok erken saatler. Sanırsam 08:00... Kahvaltı yapılacak..
Tüm Antakya ayakta.. Caddede tatlı bir telaş hakim...
Bir yandan temizlik yapılıyor diğer yandan resmi törene son hazırlıklar.
Köylerden insanlar geliyor akın akın.. Ellerinde Türk Bayrakları..
Kahvaltıyı yaptık.. O zamanlar sütün içine şeker diye bal koyardı annem ve her yediğimizin tadını alırdık!
Kahvaltı bitti ve heyecanla 'O' anın gelmesini beklerken dedem dedi ki 'hadi bayrak asalım'..
İşte O an koşa koşa dedemin odasına gittim ama dolabı açmak için dedemi bekledim.
Ruhu Şad olsun geldi ve cebinden anahtarı çıkardı, dolabı açtı ve ahşap bir kutu çıkardı. Bana verdi..
Ben o güzel tahtadan yapılmış kutuyu yatağın üzerine koydum. Beyaz tülbent gibi bir şeye sarılmış Türk bayrağı kutunun içindeydi. Tatlı bir uykudaymış gibiydi..
Ne kadar anlamlı bir andı.. Evin en değerlisi gibiydi. Tertemiz ve özenle saklanmış.
Ve o kadar değerli bir andı ki o an Dünya'nın en gururlu ve onurlu işini yapıyor gibiydim.
Dedemin bana bu görevi vermesi ise resmen bir ödül ve güven kaynağı gibiydi. Gurur verici bir andı.
Yeni doğmuş bir bebeği kaldırır gibi kaldırdım ve büyük bir titizlikle kar beyazı tülbenti açtım. Asil Türk bayrağımızı çıkardım.
Sonra balkona gittik birlikte.. Dedeminde yardımı ile de bayrağımızı astık.
Ne kadar gururlu bir andı. Gururla balkonda durup çevreme bakıyordum. Sanki çevreye 'bakın en güzel bayrak bizimkisi' der gibiydim.
Ne kadar anlamlı ve ne kadar vatan sevgisi dolu bir andı.
Sonrasını anlatmaya gerek yok! Dünyanın en değerli günü başladı.
Geçit törenleri, okunan şiirler, protokol geçişleri, alkışlar, kıyamet..
Cadde boydan boya kırmızı beyaz..
Okullar, resmi kurumlar, askeri tören geçişi, bando takımları,...
Gece ise askeri bando takımı tekrar geliyor uzaklardan.. Sesi duyuluyor.. Herkes caddede.. Feneralayı derdik o geçite.. Ne muhteşem bir gece olurdu.. Gururla izlerdik..
Gece olduğunda ise sabahki seranomi gibi katlar ve aynı yerine korduk. Hafif kirlenmiş ise önce yıkanır, sonra ütülenir ondan sonra yerine korduk.


Peki ne oldu da değiştik?
Kimler korktu bizim bu sevgimizden de şimdi bu kadar korkak bir toplumumuz oldu!
Sahi, bayrak astınız mı siz? Yoksa korkuyor musunuz? Yoksa umrunuzda değil mi?
Sahi, çocuklarınıza bu duyguyu aşılıyor musunuz?
Sahi, bu günün gururunu yaşıyor musunuz?


Seni sevmek bir şereftir Mustafa Kemal..
Bu şerefe herkes erişemez! Biliriz..





İşte O balkondan bir görüntü.. 2011 de çekildi

Kuvai Milliye Ruhu! İhtiyacımız olan bir ruh!

Gaziler, gelemeyen gaziler çocuklarını gönderir

Şanlı Türk Bayrağımız

Her okulun Türk bayrağı geçit töreninde 

Şanlı Türk Ordusu geçit törenine hazırlanıyor

22 Nisan 2012 Pazar

Anlam

Gün gelir, biri gelir ve girer içeriye, hayatınıza!

Daha önce hiç önemi olmayan bir objeye öyle bir anlam yükler ki; artık o objenin anlamı sizin için değişiverir, o anda. Varlığı daha önce anlamsız olan hatta bu anlamın varlığı bile olmayan o obje, artık anlam kazanmıştır.

Bu öyle bir süreçtir ki bir daha o obje artık anlamsız olamayacaktır. İlk başta yüklediğiniz anlam ne ise ve daha sonra ne olacaksa artık anlamlanmıştır. Geri dönüşü olmayan bir yol gibi, yaydan çıkan ok gibi.. Bir kez oldu mu bu, bir daha asla anlamsız olamaz o obje! Atsanızda, yıksanızda ve hatta ve hatta yaksanızda enerjisi onun gibi diğer objelerde anlam bulur.

Aslına bakarsanız o kişiye verdiğiniz değerin de bir göstergesi değil midir?

Bazen ne güzel bazen ne acı bir duygudur o..

Yaşam gibi.. Yaşamak gibi..

ESK
21/04/2012

11 Nisan 2012 Çarşamba

Bir Tek Sen

Biliyorum ahkâm kesmek kolay bu alemde. Demek kolay.. Demlenmek zor zanaat! Çünkü demli olmak sabır ister. İyice kaynamadan, olgunlaşmadan dememek gerek, biliyorum! Daha demli değilim ama yine de demek istiyorum. Çünkü bu sözler sadece sana da değil, aynı zamanda bana.. Bu kelimeler sadece canan'a da değil aynı zamanda can'ıma! İşte o vakit demleneceğim, biliyorum.

Hiçbir gece şaşmamıştır ki sabahın ışıklarına ulaşmasın. Kaldı ki güneş battığında ve karanlık geldiğinde bile sanırsın mı ki güneş yok oldu, söndü, bitti.. Başka diyarlarda gün doğumuna gittiğini bilirsek güneşin varlığı hep içimizde olur, unutmayalım! Karanlıklar ise aslında bize birer fırsat sunuyor, durup düşünmek, sakinleşmek için.. 

İşte bu yüzden hayatı kaçırmamalıyız güneş varken. Bu yüzden hayatın içinde olmalıyız sürekli. Farkında olarak yaşamalıyız yaşamı. Zaman hızla akıp geçerken izleyici mi alacağız dersin bu hayatta! Yo hayır! Biz akıp giden zamanda birer yaşayıcı olacağız!! O yüzden her anı değerlendirme çabamız. Her fırsatı an'a dönüştürüp yaşama telaşımız. Bu yüzden seni görmek için bu kadar çabam. Bir saniye kaçırmamak telaşım gözlerini gözlerimden. Gözümü senden esirgememek amacım. Nefesimi nefesimden, elimi ellerinden, ...

Bu demek değildir ki durup bakmayacağız. Bazen izleyici de olacağız elbette. Tıpkı karanlık çöktüğü zamanki gibi.. Öyle zamanlarda arşa yükselecek benliğimiz ve hayatı oradan izleyeceğiz. Öğrenmek için, daha fazla an'ları daha iyi yaşamak için öğreneceğiz. Karanlıklara ihtiyacımız var, unutmayalım. Ama bu zaman da diğeri kadar kısıtlı. Bunu da keyfi ile an be an yaşamalıyız. Var olmanın o büyülü güzelliğini karanlıklarda da yaşayabiliriz. Biliriz ki güneşe az kaldı.. Güneş uzatacak şafak vakti elini bize..

Yani önemli olan hangi zamanda olduğumuz değil; gece veya gündüz, aydınlık veya karanlık, güneş veya ay.. Tek önemli olan şey an'da olmak! Ama biliyorsun bunu ancak ve ancak, bir tek sen yapabilirsin. Senden başka hiçbir güç seni an'da tutamaz. Bazen sen bile! Bu kadar güçlüyüz aslında! Bu kadar sahibiyiz hayatımızın.. O yüzden unutmayalım, bir tek sen yetersin bu dünyaya!




Asos/Çanakkale gezisinde çektiğim bir fotoğraf.
- denizin içinde doğal bir taş -


11/04/2012
ESK

16 Mart 2012 Cuma

Yaşam'ın Anlamı

Sizlere basit bir takım sorular soracağım. Bu soruları kendinize hızlıca sorduğunuzda, beyniniz rahatsız olmayacak, çok kolay anlayacak ve muhtemelen ‘bu soruları cevaplamak kolay, ne var ki bunda’ diyeceksiniz. Bu cevabı size ilk ‘bilinçdışınız’ verecek, sonra sorular bilincinize ulaşacak ve yanıtlar zorlaşmaya başlayacak ve muhtemelen de ‘cevaplamak o kadar da kolay değilmiş’ diyeceksiniz.
- Yaşam nedir?
- Yaşamı oluşturan unsurlar nelerdir?
- Yaşamda asıl önemli olan nedir?
- Yaşamı ne için yaşarsınız?
- Yaşamda neden varsınız?
- Yaşamı nasıl yaşamayı tercih edersiniz?
- Bir daha yaşamı başa sarsaydık neleri farklı yapardınız?
- Yaşam sizin ne ifade ediyor?
...
Bunların çözümlemesini yapmak size kalmış. Ben büyücü değilim. Benim amacım biraz farklı. Birazcık bakış açınızı zenginleştirmek. Sadece şunu bilmenizi istiyorum bilinçaltının cevapları ile bilincin cevapları çok farklı olabilir. Bu fark, sizin yaşantınız ile doğru orantılıdır. Yaşantınız ise, olaylara bakış açınız, olayları yorumlayış biçiminiz, IQ’nuz, EQ’nuz, atalarınızdan size aktarılan genetik aktarım, ruhunuz beslendiği kaynaklar, çevresel faktörler, aileniz, dostlarınız v.b. gibi durumların bütünüdür.
Peki, bütün bunların özünde ne var?
Bu sorunun yanıtı basit, hayata yüklediğimiz anlamlar özü oluşturuyor. Bazı kavramlar düşünün, huzur gibi, sevgi gibi, aşk gibi, öfke gibi, eğlence gibi, macera gibi,… Bu kavramların hepsi herkes için çok farklı anlamlar içerebilir. Sevgi kimisine göre sevilmektir mesela, kimisine göre sevmektir. Kimileri ise 'her ikiside' diyebilir. Çünkü bir kavrama verdiğimiz anlam duyular yolu ile bize gelen veriler işlendiğinde oluşuyor. Genellikle de değişiyor. Ve hatta sürekli değişebiliyor. Bu yüzden genellikle üç yıl önceki siz ile şimdiki siz aynı değilsinizdir. Aynı olan var mıdır? Mümkün elbette.. Kendini farklılaştırma bilinci olmayan kişilerde sabit bir durum söz konusu olur. Bakış açısını geliştirmezseniz aynı düşünce kalıbında yaşarsınız.
Sır aslında çok açık: düşünce kalıpları
Aslına bakarsanız sır çok açık. Olaylara yüklediğiniz anlamlar sizi değiştirir. Oysaki gerçek bir tanedir ama herkeste farklı yorumlanıyor. Çünkü deneyimleriniz ile gelen kalıpları olaylara yükleriz. Bu bizim tüm yaşamımızı etkileyen bir süreçtir. Geleceğimizi şekillendiren her şey bunlarda yatar!
Peki, ne yapmalı?
Öncelikle olaylara yüklediğiniz anlamların farkına varmalıyız. Yüklediğiniz anlamlar eylemlerinizi etkilediği için o anlamlardaki değişiklikler ise eylemlerinizin (yaşamanızın) yönünü değiştirecektir.

Gelin gerçekliğinizi değiştirelim.
Bırakın yaşamın zenginliklerini görme biçimleriniz tekâmül sürecine girsin ve bu süreçte kendinizi farklı bir şekilde yenileyin. Yaşamın size sundukları aslında sizin yaşama yüklediğiniz anlamlardan ibaret olduğunun farkına varın. Bu farkındalık ile anlamlarınızda oynama yapın.
Mesela geçmişte bir ilişkiniz size ‘utanç‘ veriyorsa ve sürekli “neden bu hatayı yaptım, niye bu kadar düşüncesizce, aptalca davrandım” diyorsanız; şu an itibari ile bu geçmişin anlamlarını fark edin: Utanma, hata, düşüncesizlik, aptallık sizin kalıplarınız olmuş.  
Gelin bu gerçekliği değiştirelim. Bugünden itibaren bu geçmiş ilişkiyi sizi olgunlaştıran ve bu farkındalığı yaşatan bir deneyim olarak anlamlandıralım. Daha iyi bir ilişki için yaşanmış ve bitmiş bir yaşantı olarak görelim. Eğer bu yaşantı olmasa idi daha güzele gidemeyeceğinizi bir düşünün… Her olayın bir sebebi olduğunun farkına varın. Bunu yaşamanın da bir sebebi olmalı deyin ve geçmişi bütünü ile kabul edin.
Değiştireceğiniz yeni kelime anlamları; olgunlaşma, farkındalık, deneyim, daha iyi bir ilişki, daha güzele gitme ve kabullenme, sizin yaşamınıza ve geçmiş ilişkinize yeni bir bakış açısı getirecektir. Daha güvenli, daha keyifli... Eğer bunu böyle anlamlandırsanız karma harekete geçecek ve ‘daha iyi olmak’ için size daha iyileri sunar. Utanç olarak gördüğünüz ilişkiyi ‘daha güzel’ bir yaşantı için olduğunu görürseniz daha güzelleri karşınıza çıkar. Unutmayın, neyi düşünüyorsanız O'sunuz.
Eğer bunları yaşarsanız, işte o zaman size yukarıdaki soruları tekrar soracağım. Ve ilk verdiğiniz yanıttan çok daha farklı cevaplar verdiğinizi siz göreceksiniz.
Sevgi ve farkındalık ile kalın..
ESK

7 Mart 2012 Çarşamba

8 Mart.. Dünya Karılar Günü!!!!

Yarın 8 Mart Dünya Karılar Günü!!! Türkiye'de 'karı olmanın' dayanılmaz hafifliği ile yarını kutlayacağız!!!
Bütün Dünya'da olduğu gibi yine yarın da bireysel anlamda bir şeyler yapılacağı kesin. Belki bir çiçek alınacak anneye, sevgiliye veya sevdiğimiz bir kadına, belki güzel bir yemeğe gidilecek. Belki bunlar bile yapılmayacak kuru bir kutlama yapılacak. Hatta sadece kutlama SMS’i atılacak, sesleri bile duymadan, dokunmadan, hissetmeden geçip gidecek. Belki de bu bile olmayacak. Nasıl olsa kapitalist düzenin tüketim oyunu deyip geçilecek!
Toplumsal anlamda ise durum daha vahim olacak! Her yıl olduğu gibi yarın kutlanmayacak! Eğlenceler düzenlenmeyecek! Resepsiyonlar verilmeyecek! Partiler organize edilmeyecek! ‘Yeni Yıl’ gibi coşkulu, ‘Babalar Günü’ gibi naif ya da ‘Sevgililer Günü’ gibi sevgice karşılanmayacak!
Peki, ne olacak?
Toplumsal anlamda Karı Günü ‘şiddete maruz kalanlar’ ile anılacak. Bütün TV ler kadına şiddeti anlatacak, birçok reklamı ise bu temalar ile izleyeceğiz. 1 günlük acıma duygusu yaşayacağız, kalan 364 gün acıtacağız!
Bütün cümleler “Bugün 8 Mart Dünya Karılar günü ama…” diye başlayacak. 'Ama...' kelimesinden sonra yürekler dağlanacak ama sadece 1 günlük. Merak etmeyin! Korkmayın beyler!
Biz sevmeyi beceremedik aslında! Çünkü hor gördük, hor yaşattık. Uğur Mumcu’nun dediği gibi “Vurulduk Ey Halkım” der gibi ‘Vurduk!’, ‘Dövdük!’, ‘Savurduk ve attık!’
‘Erkek Egemen bir toplumuz’ dedik ama dilimizden ‘egemenlik, kayıtsız ve şartsız milletindir’ lafını düşürmedik! Milleti erkek belledik!
Dini kullanan yobazlar kız çocuklarını diri diri toprağa gömerdi yüz yıllar önce! Sonra yok saydılar kadını! Ayıpladılar.. Kimi zaman eşya gibi davrandılar. Bunun adına da 'dinimiz böyle emrediyor' dediler! Sorgulanamadı bile! Gariptir ki birçok kadın da bu din olgusunu iyice benimsedi, kanıksadı. Allah’ı 'erkek' bildik! Cennet’i 'huriler' ile süsledik. Yani cennet’i bile sapık bir mekana çevirdik.
Çoğu zamandır da kadın dendi mi cinsellik geldi akla! Seks objesi olarak anıldı. Tacizlere, tecavüzlere uğradı. Kendi olmayı becerememiş, insanlıktan yoksun pislik adamların sapıkça hayallerine maruz bıraktık. Kadına dokunana ceza vermedik, suç saymadık! Erkek olmayı sadece cinsel organı ile özdeştiren sapık bir toplum olduk! Saygıya çok değer Başbakanımız bile 'hadi 3 çocuk' diye inledi meydanlarda, yani erkeğe verdi mesajı aslında "belinize kuvvet!" edaları ile..
'Gücün' simgesini adaleler ile erkeklere yakıştırırken, kadına sadece 'doğurgan' olarak nitelendirdik. Başbakan 3 çocuk derken, bakanları ise 'en az' 3 çocuk vurgusunu hatırlattı. Başörtüsü takanı lanetledik, takmayanı dinsiz yaptık.. Yine de objesi kadın oldu hep.. Bütün yollar kadınlara çıkıyordu zaten!
Doğu’da kız çocuğu olan kadına karaktersiz gözü ile baktık, insandan saymadık kız çocuklarını ve okula göndermedik. Yabancıya gitmesin diye akrabalar ile zorla evlendirdik. Çocuğu olmayan kadını öldürdük ve daha çok doğurması için çalıştırmadık, daha daha çok doğurmaları için iki üç kadın aldık.. Bunu da farz kıldık! Soyun devamını sürdürmediği için ise hep yok saydık kadını!
Tabi ya! Yarın 8 Mart Dünya Karılar Günü.. Ben ise neler düşünüyorum!!!

ESK

Not: 'Karı' kelimesi sizi rahatsız etti ise bu yazı amacına ulaşmıştır...

14 Şubat 2012 Salı

Sevgilerin Günü kutlu olsun.

Biliyor musunuz, hayatta beynimiz olmasa sanırsam hiçbir şeyin değeri olmazdı. Kendimizin bile! Yani beynimizin herhangi bir şeye verdiği ‘anlam’ kadarız sadece. 'Öz'de ise hiçbir değeri yoktur o şeyin! Çünkü bizim ‘anlam’ımızdır o, bize göredir ve bizizdir. Biz yüceleştirir, biz küçültürüz.
Anlamlar farklıdır. Bazı anlamlar çok geneldir. Mesela kitap! Kitap denildiği zaman aklımıza genelde hep aynı şey gelir. Sayfalardan oluşan, içinde yazılar olan, kapağı, yayıncısı, sayfa numaraları ve yazarı olan bir nesne. Genelde herkes bu gibi tarifler yapar. Bu gibi örnekleri de çoğaltmak mümkün; bilgisayar, sinema, kalem, sokak, ufuk çizgisi, v.b. gibi. Hepsi bize daha önceden öğretilen ‘genel’ kavramlardır. Ve genellikle de bu kavramları kabul eder, hayatımızı buna göre kurarız. Bir müddet sonra araba kullanmak gibi olur bu süreç. Otomatikleşir yani. Ne zaman, ne söylemeniz gerektiğini bilir, ardında bir şey aramayız. Beynimiz ne anlaması gerektiğini bilir, zorlanmaz. Artık size 'kitap' dendiğinizde zihniniz ne yapması gerektiğini biliyordur.
Gelin görün ki bir de diğer bir anlam durumu var. Ruhumuzu etkileyen kavramlar var. Bu etki öyle derindir ki ‘anlam’ sadece sizin ile ilgilidir. Yani karşınıza Hz.Mevlana gelse ve size dese ki; bu kavramın tarifi budur, sizdeki etkisini çoğunlukla değiştiremez. O an belki inanırsınız ama daha sonra hayatın içinde karşılaştığınız bir olay o inandığınız kavramı değiştirir, yepyeni bir anlam katarsınız. Bu bazen çok güzeldir bazen de çok üzücü.
Bunların en büyüğü ‘aşk’ olsa gerek. Kimine göre ‘aşk’ tutkulu güzel bir duygu, insanı bir kuş misali alıp Everest’in zirvesine uçurur; kimine göreyse acı bir tecrübedir, yerin yedi kat dibine indirir. Bir kalp ağrısı ve ruhu sıkıştıran bir deneyimdir. Yani bir ‘kitap’ tanımı gibi değil 'aşk' ın tanımı...
Peki, neden bu durum böyle? Neden bir ‘kitap’ tarifi gibi sade ve genel değil ‘aşk’ ın tanımı?

İşte bu soru sormaya başladığınızda aydınlanma süreciniz başlar. İçsel bir yolculuk oluşur önünüzde. Gerçekten bu soruyu kendinize sorduğunuzda içinizdeki açılmayan kapıları açmaya başlarsınız. Nedenle birlikte nasıl diye de sorarsanız kendinize şaşırıp kalırsınız olacaklara. Yani nasıl oluyor da ‘kitap’ ve ‘aşk’ kavramlarında birisini sıradan kabul ederken diğerini her an değişken hissediyoruz?

Bunun sebebi elbette ki olaylara bakış açımız ve bir olaya bakarken ki yüklediğimiz anlamlar. O ana kadar ki edindiğiniz tüm deneyimleriniz olaylara anlamlar katıyor. Ve aslına bakarsanız neyi istiyorsak da onu yaşıyoruz hayatta. Beklentilerimizle de birlikte anlamlar katlanıyor. Beklenti çoğu zaman yoldan çıkarıyor bizi, sapıtıyoruz!
Pekiiiiiiiiiiii, bu anlamları değiştirebilir miyiz? Elbette değiştirebiliriz. Bunu deneyimleyen birisi olarak balçık gibi kendime yapışmış birçok kavramı temizledim hayatımdan. Zor mu oldu? Kolay olmadı diyebilirim ve hala bu yolculuktayım ama bu yolculuğa çıktığınızda bir müddet sonra göreceksiniz ki artık yolcu değil arabayı kullanan kişi olacaksınız. Kontrol sizde olmaya başlayacak ki bu sadece bir başlangıç!
Yapmamız gereken tek şey ‘inanç sisteminizi’ sorgulamanız ve yeniden tasarlamanız (bu adam delirmiş gibi bakmayın ekrana:) Size 'sır' veriyorum. Kimselere de demeyin sakın!). İnanç sisteminiz sizi siz yapan her şeydir! Aslında bu 'her şey'ler, 'kavramlar dünyası'ndan ibarettir. İşte bunu didiklemeye doğru şekilde başlar, kavramlar ve anlamlar üzerine değil de daha yüce bir bakış açısı ile olaylara bakarsınız bambaşka bir Dünya'da bulursunuz kendinizi. Bunu da ancak iç sesinizi dinleyerek öğrenebilirsiniz. Ama bu, öyle derin bir dinleme olmalı ki tüm benliklerden kurtulmalısınız. Zor değil bunu yapmak sadece istemek yeterli.
Kendi özünüze döndüğünüzde işte orada gerçekten size ait olan ‘aşk’ kavramının varlığını hissedersiniz. Arındırılmış, hiçbir anlam yüklenmemiş ve tertemiz. Öyle camdan falan da değil. Sapasağlam sarsılmaz bir şekilde bulursunuz. O zaman tekrardan inanmaya başlarsanız aşka! Aşkın gücüne. Bilirsiniz ki sevgiler aşkın nehrinde buluşur ve sevişirler.
Aşk'ın aslında hiç de size öğretilen ve yaşadığınız gibi bir kavram olmadığını anladığınızda ne yapacaksınız merak ediyorum :) Yani tıpkı ‘kitap’ kavramı gibi sade ve öz bir kavram olduğunu gördüğünüzde ne düşüneceğinizi bir düşünün. Şaşıracaksınız. Bugüne kadar size öğretilen öğretileri terkettiğinizde içiniz huzur ve güven ile dolduğunu göreceksiniz. O zaman sevgiye, sevgiliye daha yoğun hasret duymaya başlarsınız. Hele de sizin gibi birisini bulduğunuzda aşkın nehrine yolculuk başlar.

Bu özü bulmanızın en güzel yanı ise bundan sonra hayatınızda hiç kimse size zarar veremeyecek ve o kavramın anlamını değiştiremeyecek olması. Elbette üzüleceksiniz, hayal kırıklığına uğrayacaksınız ama artık karşınızdakine üzüntü duyacaksınız! Size zarar veremeyecek hiç kimse. Bu yolculukta bunun gibi tonla kavramların özünü bulup o özde onlar ile vakit geçirmenize vesile olacak. Her birine şaşkın şaşkın bakıp ben ne anlamlar yüklemişim diyeceksiniz. İşte o vakit yepyeni bir 'yaradılış anı' yaşayacaksınız. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Yaşadığınız ve gelişen olayları hayret ile de izleyeceksiniz.
İmkansız gibi mi geliyor? Yoksa çok mu zor? Ne dersiniz?
İmkansız gibi geliyor ise 'imkansız' dır. Zor olduğuna inanıyorsanız 'zor'dur. Unutmayın sınırları yaratan sizlersiniz. Buna ben değil Tanrı'da bir şey yapamaz! Bana sorarsanız imkansız diye bir şey yoktur. İmkansız sizin yarattığınız ve sizi sınırlandırdığınız bir anlamdır. Her şey mümkün.. İnanın..

Madem aşk'a yoğunca değindik size 1998 yapımı ‘Yan Odadaki Melodiler’ (Music From Another Room) filminden bir sahne anlatıp yazıma son vereceğim. Filmin bir sahnesinde daha önce hiç aşık olmamış kör bir kıza genç adam aşkın nasıl bir şey olduğunu anlatıyor:
“Yan odadan gelen bir melodi gibidir aşk… Melodiyi duyarsın ve farkına varmadan sen de mırıldanmaya başlarsın. Sonra araya dışarıdan geçen bir trenin sesi karışır, yan odadaki melodiyi duymaz olursun ama söylemeye devam edersin. Orada o melodinin çalmakta olduğunu bilir, kendi kendine söylersin… Sonra etraf yine sessizleşir, yan odadan gelen melodiyi yine duyarsın. Ve melodi ile aynı yerde olduğunu bulursun kendini. Aşk işte budur. Yan odadan gelen melodiye eşlik etmek ve onu duymasan bile çalmakta olduğunu bilmektir…”
Sevgiler Gününüz kutlu olsun!
ESK